DOLAR 7,4997
EURO 8,9552
ALTIN 409,66
BIST 1.542
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Mersin 20°C
Az Bulutlu
Mersin
20°C
Az Bulutlu
Cts 19°C
Paz 19°C
Pts 18°C
Sal 18°C

GEÇMİŞ SALGINLAR

GEÇMİŞ SALGINLAR
10.06.2020
462
A+
A-

20. yüzyılda baş döndürücü hızla gelişen ulaşım teknolojisi insan türünü dünyanın her bölgesine erişebilir kıldı. Fakat bu fiziksel mobilitenin insan neslinin geleceğine yönelik tehlikelere de kapı araladığı son COVID-19 pandemisiyle kendisini apaçık gösterdi. COVID-19 virüsünün hızlı yayılma kapasitesi, devlet gücü ve teknoloji açısından tarihteki koca imparatorlukları geride bırakan ulus devletleri önlem alamadan yakaladı. Ulaşım altyapısının gelişmesi pandemilerin grafiklerde dik yokuşlarla yükselmesine neden olsa da ticaret kervanı ve gemilerinin modern uçakların yerini aldığı ama hastalık etkeninin bir gizemden ibaret olduğu zamanlarda bulaşıcı hastalıkların sonuçları oldukça dramatik olabiliyordu. 1347 – 1351 yıllarından yaklaşık 200 milyon can alarak Avrupa’da çok ciddi sosyal, ekonomik ve siyasi sonuçlar yaratan Kara Veba Salgını bunun en net örneklerindenyüzyılda tıp alanında önemli gelişmelerin kaydedilmesiyle veba, çiçek, kolera gibi salgınları önleyici yöntemler gelişti. Fakat 1800’lerin sonlarından itibaren bulaşıcılığıyla pandemiye yol açan etkenler grip virüsü varyantları ve koronovirüsler oldu. Rus gribi olarak da adlandırılan 1889-1890 pandemisinde hastalık ilk kez 1889 Aralık ayında St. Petersburg kentinde kaydedildi. Ocak 1890’da ise ABD’de bu hastalıktan ölümler tepe noktasına ulaşmıştı. Bu salgından sonra bir dünya savaşının içinde yayılan İspanyol Gribi, asker hareketliliği nedeniyle dünya çapında 50 milyona yakın can aldı. Eski salgınların neden oldukları ölüm sayılarına yaklaşmasalar da son 20 yılda Domuz Gribi, MERS ve SARS dünya çapında salgınlar olarak öne çıktılar.
Ve mimariye etkileri
Aslında büyük şehirler ve binaların şekillenmesinde salgınlar hep etkili oldu.
19’uncu yüzyılda yaşanan kolera salgınları, kanalizasyon sistemlerinin gereğini, onların üzerindeki yolların daha geniş ve düz olmasının, nüfusun dengeli yayılmasının önemini göstermiş ve modern şehirleri şekillendirmişti.
1855 yılında Çin’de başlayan üçüncü veba pandemisi farelere karşı küresel savaş sürecinde, şehirlerdeki atık su borularından, kapı eşikleri ve bina temellerine kadar birçok şeyi değiştirdi.
Modernizmin tertemiz görünüşlü estetiği de sanatoryumların beyaza boyalı, havadar, bol güneş alan odaları ve temiz beyaz fayanslı banyoları düşünüldüğünde kısmen tüberkülozun eseridir. Şekiller hep işlevselliğin yanı sıra salgın hastalık korkularının da izini taşır.
Şimdi insan ister istemez Covid-19’un şehirlerimizde neleri değiştireceğini merak ediyor.
Bir mimari tasarım ajansı şimdiden bütün enerjisini Covid-19 sonrası hayatlarımızın nasıl şekillenebileceğine yöneltmiş bile.
Scott Brownrigg şirketinin CEO’su Darren Comber en büyük değişimin çalışma mekanları, ofislerin düzenlenmesinde yaşanacağını, son dönemde çok yaygınlaşan birçok şirketin büyük bir binada ya da mekanda “birlikte çalışma” düzenlemesinin, açık ofis fikrinin artık o kadar cazip olmayabileceğini düşünüyor.
Bu düzenin yayılması sosyal iletişim, ilişkilenme fikrinden doğmuştu. Birçok farklı firma çalışanları ya da yaratıcı işlerde serbest çalışanlar aynı ofis alanını paylaşabiliyor, o arada kahvelerinizi içebiliyordunuz. Fakat bu artık o kadar cazip bir seçenek gibi görünmüyor.
Darren Comber, “1950’lerdeki gibi herkesin çalışma alanlarının ayrıldığı günlere döneceğiz demiyorum ama bence açık plandan uzaklaşılacak. Ayrıca daha iyi havalandırılan, camların açılabildiği mekanlara geçileceğini göreceğiz” diyor.
Büyük firmalar için çalışma alanları düzenlemiş bir başka tasarımcı, şu anda Zaha Hadid Mimarlık şirketinde tasarım fikirleri bölümünün başında olan Arjun Kaicker’in de beklentisi bu yönde:”İş yerlerinde daha geniş koridor ve antreler, daha çok bölme ve daha çok merdiven göreceğiz. Farklı ekiplerin birlikte çalışması fikri bir süredir ağırlıktaydı fakat artık çalışma mekanlarının bu kadar açık olacağını düşünmüyorum” diyor.
Arjun Kaicker’e göre ofisin içinde herkesin ne kadar alanı olacağı, asansörlere en çok kaç kişinin bineceği, bekleme salonlarına kaç kişi alınabileceği konularında yasal düzenlemeler olabileceği gibi gerektiği konularında yasaların çıkarıldığını bile görebiliriz.
Kaicker’in ekibi geleceğin ofisleri üzerinde çalışmaya ve koronavirüs sonrası bazı fikirleri işlemeye şimdiden başlamış. Örneğin bulaşıcı hastalıkların yüzde 80’inin virüs ya da bakterili yüzeylere dokunma yoluyla yayıldığı düşünüldüğünde bundan böyle çok tutulması olası bir tasarımla, çalışanların hiçbir yüzeye dokunmadan dolaşabildikleri bir bina yapmışlar.
Binada asansörler akıllı telefonlardan çağırılabiliyor, kapılar hareket sensörleriyle ya da yüz tanıma programıyla kendiliğinden açılıyor. Perdeleri açıp kapama, havalandırma, hatta kahve ısmarlama komutları bile akıllı telefonlarla verilebiliyor.
Şehirler ve parklar
Koronavirüs salgını sosyal teması “en büyük kötülük” ilan etti ve hastalığın hızlı yayılmasından kentlerin kalabalıklığını sorumlu tutan ve şehir dışı daha seyrek yerleşimleri savunanlar oldu.
Boston’daki Northeastern Üniversitesi’nden Sara Jensen Carr’ın yakında yayınlanacak kitabının konusu Sağlık Topografisi ve Amerikan kent planlamasının sağlıkla ilişkisi.
Carr, kitabında büyük sağlık krizlerine bulunan kentsel çözümlerin tarihini de özetliyor. Amerikan iç savaşında hijyen görevlisi olarak görev yapan peyzaj mimarı Frederick Law Olmstead’le başlıyor.
“Ara sıra doğa manzaralarına bakmanın insan sağlığı ve enerjisi açısından faydalı olduğunu” tespit eden Olmstead New York’taki Central Park ve Boston’daki Emerald Necklace parklarını düzenleyen kişi.
Aylarca evlere kapandıktan sonra parklar ve kentlerdeki yeşil alanlara ve aynı zamanda tuvalet altyapısı, içme suyu ve el yıkama imkanlarına hepimiz daha büyük ilgi göstereceğiz.
Antik Yunan’dan itibaren yaygın kabul gören bir görüşe göre hastalıklar topraktan geliyor ve miasma adı verilen zehirli gazlarla yayılıyordu. Bu düşünce şehirlerin biçimlenmesinde çok uzun süre etkili oldu.
Saint Andrews Üniversitesi’nden tıp antopoloğu Christos Lynteris, “Sokakları taşlarla döşeme fikri ilk önce topraktan gelen zehirli gazların önünü kesme, hastalıkları engelleme arzusuyla ortaya çıktı” diyor.
Hastalığın toprakla doğrudan teması olan her yapıdan sızacağı düşüncesi ile duvarlar, binalar sıvandı, kaplamalar yapıldı, cilalandı ve bu görünmez düşmana karşı kat kat tedbirler alındı. Çatlakların büyük kaygı yaratması binaların çürüklüğünün işareti olduğu kadar buralardan zararlı gazların sızabileceği korkusundan da kaynaklanıyordu.
Lynteris dünyada onlarca yıl hüküm sürerek 12 milyondan fazla insanın ölümüne yol açan üçüncü veba salgınını incelediği çalışmasında bu felaketin kentlerde ne kadar radikal önlemlere sebep olduğunu ortaya koyuyor. Vebayı taşıyanın fareler olduğu bir kez keşfedildiğinde, bütün dikkatler binaları bu kemirgen zararlılardan korumaya veriliyor.
Lynteris, “Dünyadaki bütün şehirlerde birdenbire işi binaları farelerden koruma yöntemleri geliştirmek olan mühendisler bir araya geldi. Bu küresel bir çılgınlığa dönüştü ve 1910 ile 1920 arasında saçaklık koruyuculardan çimentolu engellere kadar binlerce icadın patenti alındı” diyor.
Fakat Lynteris, koronavirüsün bir şeyleri değiştireceği konusunda kuşkulu. “Salgınların kendilerine has bir geçicilikleri var. Bunlar belli zamanlara yoğunlaşıyor ve panik çok çabuk geçiyor, insanlar nadiren hatırlıyorlar” diyor.
Lynteris, “Bir kere gelen bir pandemi genellikle hiçbir iz bırakmıyor. Dikkate almamız için birkaç kere geri gelmesi lazım” diyor.
Hollanda’daki Delft Teknoloji Üniversitesi’nden, Tasarım Politikası Profesörü Wouter Venstiphout, “her yere yürüyerek gidebileceğiniz kentler tasarlamak için çok doğru bir zaman” diyor.
Profesör Venstiphout, “Küresel şehirler balonu önemli darbeler yiyecek” diyor:
Şehir hastaneleri ve metropollerin ne kadar önemli olduğu ile çok övünüldü ama artık kenti güvenli kılmanın yolu küçük ve dağınık yürüyüş mesafelerinde hastaneler yaratmak.
Yani köyden kente göç değil, kentten köye göçü destekleyecek hamleler yapmak. Kendi kendine yeten köyler, kasabalar inşa etmek. Gökdelenlerle dolu bir metropol değil, yayılmış yaşam alanları oluşturmak.

Buğra YILMAZ

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.