Yakıcı Sorunlar Arasında Yapay “Laiklik” Tartışmaları

0
47

Bizden önceki kuşaklar günlük konuşma ve söyleşilerinde bazen, sonunun nereye varacağını kestiremedikleri ve ne şekilde ve nasıl noktalanacağını öngöremedikleri süreçleri tanımlayabilmek için “binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete” deyimini kullanırlardı. İçeriğinde kısmen gülmece unsuru da barındıran bu anlamlı ve güzel deyim, sanki içinden geçmekte olduğumuz şu zorlu ve çalkantılı süreçleri anlayabilmemiz ve başkalarına kısaca anlatabilmemiz için söylenmiş. Yaşadığımız şu bunalımlı günlerin koşuşturmacası, karmaşası ve belirsizliği ile de ne güzel uyuşmuş ve örtüşmüş.

Ne çare ki son günlerde herkes ve hepimiz, tıpkı “binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete” deyiminde ifade edilmeye çalışıldığı gibi; artık sonunun ne zaman ve nasıl getirileceğini öngöremediğimiz, dayanma gücümüzün sınırlarını zorlayan, ağır ve yakıcı sorunlarla karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Türkiye’nin toplumsal sorunları listesine, her gün bir öncekini aratan, eskisinden daha ağır yeni yeni sorunların eklendiğine sıklıkla tanık oluyoruz. Kovid-19 Pandemisi, tüm can yakıcılığı ve yıkıcılığıyla birlikte hız kesmeden devam ediyor. Salgın hastalık, 30 binlere yaklaşan günlük vaka ve 300’lere yaklaşan günlük ölüm sayılarıyla birlikte ortalığı kasıp kavurmaya devam ediyor. Türk Lirası karşısında değeri 9 lirayı aşan doların ateşi bir türlü söndürülemiyor. Ülkenin sahip olduğu döviz rezervlerinin düşmesi, iç ve dış borçlar gibi sorunlar gittikçe bir dar boğaza dönüşme eğilimi gösteriyor.

Ekonominin temel girdisi olan Akaryakıt, elektrik, doğal gaz ve kömür gibi enerji kaynaklarına yapılan yüksek oranlı zamlar, ister istemez iğneden ipliğe, A’dan Z’ye kadar tüm ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının da aynı oranlarda yükselmesine neden oluyor. Dünyanın sayılı bir tarım ülkesi olan Türkiye’de tarımsal üretim her geçen yıl biraz daha geriye gidiyor. Tarım ve hayvancılık can çekişiyor. Çarşı, pazar yerleri yangın yerine dönmüş vaziyette. Yaş sebze ve meyve fiyatları el yakıyor. Dar gelirli ve yoksul geniş halk kesimleri, zorunlu tüketim mallarına bile ulaşmakta büyük zorluklar çekiyorlar. Bu kesimlerin ve özellikle de artık çok büyük bir ekonomik sorun olmakla birlikte aynı zamanda büyük bir toplumsal faciaya da dönüşmüş olan işsizler ordusunun, atanamayan öğretmenlerin, sağlıkçıların ve EYT (Emeklilikte Yaşa Takılanlar)’lilerin feryatları, televizyon ekranlarından oturma odalarımıza kadar yansıyor. Üniversite öğrencilerinin kredi ve yurt sorunları, ortalık yerde öylece sahipsiz kalmış vaziyette çözüm bekliyor.

Terörle mücadelede verilen ve geldiğimiz noktada artık sarpa sarmış olan Suriye ve Irak cephelerinden gelen şehit haberleri yürekleri dağlıyor. Şehit ailelerinin göz yaşları sel olmuş akıyor. F-35 ve S-400 sorunları çözümsüzlüğünü sürdürmeye devam ediyor. Kamuoyu, Sayıştay Raporlarıyla ortaya saçılan savurganlık ekonomisinin vardığı boyutların şaşkınlığıyla sarsılıyor. Gazetelerde yazılan ve televizyonların tartışma programlarında açıklanan rüşvet ve yolsuzluk haberleri dudak uçuklatıyor. Eğitimdeki geriye gidiş, çöküş ve kalite sorunları da tıpkı ötekiler gibi kamuoyunun acil çözüm bekleyen sorunları arasındaki yerini koruyor. Türk toplumu gündelik yaşamında daha bunlar gibi pek çok yakıcı sorunun kuşatması altında bulunuyor ve bu sorunların üstesinden gelebilmek için didinip duruyor.

Pek çoğumuz, böylesine yoğun sorunlarla iç içe yaşamaktan ve böylesine yoğun bir gündemi izlemekten yorgun düşmüş vaziyetteyiz. Bütün bunlar yetmezmiş, ülkemizde sanki daha başka bir sorun yokmuş ve her şey güllük gülistanlıkmış gibi, eski TBMM Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Üyesi İsmail Kahraman, katıldığı bir konferansta; hiçbir gereği yokken ve durup dururken Anayasanın ilk dört maddesinin kaldırılması gerektiğini ifade ederek, dindar bir anayasa yapılması talebini dile getirdi. Bu beyan ve talep, kamuoyunun gündemine bir bomba gibi düştü. Gerçi, kamuoyunu sarsan bu yöndeki beyan ve ifadelerine gelen tepkiler üzerine İsmail Kahraman daha sonra, bir konferansta sarf etmiş olduğu yeni anayasa ve laiklikle ilgili sözlerinin kasıtlı olarak çarpıtıldığını iddia ederek, bir nebze de olsa sözlerini düzeltme yoluna gitti. Ancak bu yöndeki gayret ve çabaları, halen yürürlükte olan Anayasamızın, devletin temel niteliklerini ve ilkelerini belirleyen değiştirilemez mahiyetteki ilk 4 maddesinin ve özellikle de “laiklik ilkesinin” kamuoyu önünde hararetle ve çok çeşitli yönleriyle tartışılmaya açılmasının önüne geçemedi. Böylelikle; yeni ve dindar bir anayasa yapılması ve laiklik ilkesinin kaldırılması gibi önceliği ve güncelliği bulunmayan, hiç kimsenin aklında fikrinde olmayan, toplumsal beklenti ve talepler arasında yer almayan, çok geniş toplum kesimlerince hiçte tasvip ve talep edilmeyen, kamuoyu gündemindeki yaşamsal derecede önemli ve öncelikli öteki can yakıcı sorunlar çözüm için bir kenarda bekletilirken; bu sorunların çözümüne hiçbir somut katkı sağlaması olasılığı bulunmayan soyut bir “laiklik” konusu, kamuoyunun tartıştığı birinci öncelikli gündem maddesi haline getirildi.

Tabii siyasal iktidar çevrelerinin durup dururken böyle bir soyut “laiklik” tartışması başlatmalarının çeşitli amaçları olabilir. Böyle bir yola gündem değiştirmek için gidildiği ya da gerçekten de artık “laiklik” ilkesinin kaldırılma zamanının geldiğine hükmedildiği düşünülebilir. Ancak yapılan bu tartışmaların gerekçeleri her ne olursa olsun, içinde yaşadığımız çağda ve zamanda, böylesine yakıcı gündemlerle dolu, çalkantılı bir ortamda “laiklik” tartışmalarının yapılabiliyor olması başlı başına üzücü, düşündürücü ve bir o kadar da vahim bir konudur. Çünkü “laiklik”; gerçekten demokratik bir hukuk düzeni kurabilmenin ve demokratik bir toplum olabilmenin olmazsa olmaz, gerekli ve zorunlu, ilk ve temel ilkesidir. Özetle söylemek gerekirse “laiklik”, demokratik sistemin kalbidir. Bu ifademizde en küçük bir abartı yoktur. Çağdaş ve demokratik toplumlar için böylesine yaşamsal derecede önemli olan “laiklik” düşüncesinin uygarlık tarihi süreci içerisindeki evrimi, hiçte öyle sanıldığı gibi kolay olmamıştır. İlk ve orta çağlarda yönetsel tüm yetkiler bir kralda toplanıyor ve din ve devlet işleri de bir arada yürütülüyordu.

Bu çağlarda; din, mezhep, düşünce ve vicdani kanaat ayrımı esasına dayalı olarak yapılan çok kanlı savaşlar, tam 400 yıl boyunca sürdü. Bu 400 yılın sonunda görüldü ki insanlar; savaşlarla, yakma ile, yıkma ile, en ağır işkencelerde öldürme ile inançlarından, düşünce ve kanaatlerinden vazgeçmiyorlardı. İşte “laiklik”; insanlar, her ne yaparsanız yapın madem ki dinsel inanç, siyasal ideoloji, düşünce ve kanaatlerinden vazgeçmiyorlar? O halde, bir arada barış ve huzur içerisinde yaşayabilmek için bir toplumda var olan farklı dinsel inanç, siyasal ideoloji, düşünce ve kanaatlere sahip insanlar birbirlerinin farklı dinsel inanç, siyasal ideoloji, düşünce ve kanaatlerine saygı duysunlar esprisine dayanmaktadır. Bu anlayış 1789 Fransız Devrimiyle hayat bulmuş, Anayasalara ve yasalara girmiştir. Dünyaya oradan yayılmıştır. Osmanlı aydınları arasında “laiklik” düşüncesi ilk olarak, 1839 Tarihinde ilan edilen Tanzimat Fermanıyla filizlenmeye başlanmıştır. Osmanlı Devlet yönetim anlayışında dinsel hoşgörü vardı ama Osmanlı Devleti hiçbir zaman laik bir devlet olmamıştır. “Laiklik” ilkesi bizim devlet ve toplum yaşantımıza çok uzun ve zorlu mücadeleler sonucunda ancak Cumhuriyet döneminde girebilmiş ve 1924 Anayasasındaki yerini 5 Şubat 1937 tarihinde alabilmiştir. Türkiye’de, yasal çerçevede laiklikle ilgili herhangi bir sorun yoktur. Sorun tabanda, çeşitli halk kesimleri arasında kültürel düzeyde yaşanmaktadır. Bazı toplum kesimleri, gerçek anlamıyla   laikliğin bilincine varamamış ve laikliği içselleştirememişlerdir. Bir takım önyargılı dinsel çevreler ise laikliği alabildiğine çarpıtmaya çalışmışlar, laikliği “biz buna layıkız” şeklinde ifade ederek değersizleştirmek istemişler ve laikliğin “dinsizlik” olduğunu iddia etmişlerdir.

Oysa laiklik dinsizlik olmadığı gibi, her din ve mezhepten insanın kendi inançlarını özgürce ifade edebilmelerinin ve dinsel ritüellerini güvenlik içerisinde yerine getirebilmelerinin teminatıdır. Günümüzün çağdaş toplumlarında bu teminatı, toplumsal barış, özgürlük, huzur ve güven ortamı ve kardeşlik içerisinde sağlamanın laiklikten başkaca hiçbir yolu yoktur. Bu nedenle laiklik eğitimine hız verilerek, çeşitli toplum kesimlerinde laiklikle ilgili olarak kültürel düzeyde yaşanan sorunların çözülmesine ve çelişkilerin giderilmesine çalışılmalıdır. Bir takım art niyetli, bağnaz ve çağ dışı zihniyet sahiplerinin laikliği alabildiğine sömürmesinin önüne geçilmelidir. Çünkü laiklik sadece Anayasalarda ve yasalarda yazılı kalan birtakım ilkeler manzumesinden ibaret değildir. Laiklik aynı zamanda içselleştirilmiş bir yaşama biçimidir ve çağdaşlık iddiasındaki uygar toplumlarda bu yaşama biçiminden asla vazgeçilemez. Bu nedenledir ki Cumhuriyet Devrimcilerinin, son günlerde laikliğe ilişkin olarak yaşanan bu çeşit olumsuz gelişmeler karşısında duyarlı ve uyanık olmaları gerekmektedir.  

Öğr. Gör. Celal TEZEL

Önceki İçerikMersin’de Kent Orkestrasına sanatçı alımı yapılacak
Sonraki İçerikVaka sayısı 30 binin üstünde
Öğr. Gör. Celal TEZEL, 20.05.1954 tarihinde Tarsus’ta  dünyaya geldi. Sırasıyla; Tarsus Kerim Çeliktaş İlkokulu, Tarsus Erkek Sanat Enstitüsü Ortaokulu, Tarsus Cengiz Topel Lisesi ve üniversite sınavını kazanarak girdiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksekokullarından mezun oldu. Kamu hizmetine 1979 yılında o zamanki adıyla Köyişleri ve Kooperatifler Bakanlığı Kooperatifler Genel Müdürlüğü Eğitim Dairesi Başkanlığında Eğitim Uzmanı olarak başladı. Daha sonra askerlik hizmeti nedeniyle gittiği Polatlı Topçu ve Füze Okulundan Topçu Asteğmen olarak mezun oldu. Kıta hizmeti nedeniyle gönderildiği Erzurum’da 1983-1984 yıllarında Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hemşirelik Yüksekokulunda Atatürk İlkeleri İnkılâp Tarihi derslerini vermek ve aynı şekilde Erzurum Lisesi ve Erzurum Kız Meslek Liselerinde ise Milli Güvenlik derslerini okutmak üzere görevlendirildi. Askerlik görevinin sona ermesinin ardından o zamanki adıyla Maliye ve Gümrük Bakanlığının açtığı sınavları kazanarak bu bakanlığa katıldı. Çeşitli Defterdarlıklarda Özel Yetkili Yoklama Memurluğu ve vergi dairelerinin Çok çeşitli servislerinde servis şefliği görevlerinde bulundu. 1994 yılında Mersin Üniversitesinin açmış olduğu sınavları kazanarak bu üniversitede Öğretim Görevlisi oldu. Aynı yıl açılan Erdemli Meslek Yüksekokulunun kuruluşunda görev aldı. Burada İktisadi ve İdari Programlar Bölüm Başkanlığı yaptı. Yine aynı yıl açılan Silifke Meslek Yüksekokulunun kurucu ekibi arasında yer aldı bu yüksekokulda uzun yıllar uzmanlık alanına giren alanlardaki çeşitli dersleri okuttu. Mersin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Bölümünde Yüksek Lisansını tamamladı. Burada yazmış olduğu “Türkiye’de Yönetsel Denetimin Yapısı ve İşleyişi – Denetim Yönetimi” adlı tezini “Bilim Jürisi” önünde savunarak “Kamu Yönetimi ve Yönetim Bilimleri Bilim Uzmanı” unvanını almaya hak kazandı. Daha sonra, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Programına kayıt yaptırdı. Bu eğitimi nedeniyle Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümünde doktora düzeyinde çeşitli çalışmalar yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle bu eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. 2000 yılında Tarsus’ta kurulan Tarsus Teknik Eğitim Fakültesinde görevlendirildi. Bu Fakültenin kurucu ekibi içerisinde Fakülte Sekreter Vekilliği, Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanlığı ve Eğitim Bilimleri Ana Bilim Başkanlığı gibi idari görevlerde bulundu. Yine bu yıllarda Mersin Üniversitesi Tarsus Teknik Eğitim Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Silifke Uygulamalı Teknoloji ve İşletmecilik Yüksekokullarında uzmanlık alanına giren konularda Lisans düzeyindeki çeşitli dersleri okuttu. Tarsus’ta yükseköğretimin gelişmesine katkı sunmak amacıyla “Tarsus Teknik Eğitim Fakültesini Geliştirme ve Güçlendirme Derneği”ni kurdu ve daha sonra çıkartılan bir yasayla okul dernekleri kapatılıncaya kadar bu derneğin başkanlığını yaptı. Bu çerçevede Tarsus’taki Yükseköğretim kurumlarına fiziki, sosyal, kültürel ve akademik destekler sağladı. Yine bu yıllarda Tarsus Kaymakamlığı öncülüğünde kurulan ve Tarsus’a üniversite kurmak için faaliyet gösteren komisyonda üye olarak görevlendirildi. Bu komisyonda aktif olarak çalıştı ve çok çeşitli katkılar sundu. Tarsus Teknik Eğitim Fakültesi’nin kapanması nedeniyle Tarsus Meslek Yüksekokulu Büro Hizmetleri ve Sekreterlik Bölümünde görevlendirildi. Akademik çalışmalarını burada ve Çağ Üniversitesi Meslek Yüksekokulunda sürdürmekte iken 2018-2019 Eğitim-Öğretim yılı sonunda yaş haddinden emekli oldu. Öğr. Gör. Celal TEZEL, sosyal sorumluluk çalışmaları kapsamında TEMA Vakfı, İltişimliler Vakfı (İLEF) ve Mülkiyeliler Birliğinin aktif üyesi olarak akademik ve bilimsel faaliyetlerini halen sürdürmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here