98. Yılında Çağdaş Cumhuriyet

0
38

Anayasamızın birinci maddesinde Türkiye Devleti, bir “cumhuriyet” olarak tanımlanmıştır.  Bu nedenledir ki cumhuriyet kavramı, ilköğretimin ilk yıllarından başlamak üzere, hemen hemen her öğrencimize ve her yurttaşımıza öğretilmeye çalışılır. Öyle olmasından ötürüdür ki aramızda, bir şekilde “cumhuriyet” sözcüğüyle karşılaşmamış olanımız veya öğretmenleri tarafından en azından Cumhuriyet Bayramlarında verilen ödevler nedeniyle “cumhuriyet” kavramını öğrenmek için geceli gündüzlü ders çalışmamış olanımız nerdeyse yok gibidir. O günlerden anımsayacak olursak cumhuriyet, en kısa şekliyle “halk yönetimi” ya da “halkın kendi kendini yönetimi” olarak tanımlanır. Bu şekilde yapılan en kısa tanımlardan da açıkça anlaşıldığı gibi “cumhuriyet”; bir devlet yönetim biçimidir. Günümüzde çok sık karşılaştığımız köklü ve çağdaş bir devlet yönetim biçimi olmanın yanında “cumhuriyet”, aynı zamanda egemenliğin, devletin bütün yurttaşları tarafından kullanıldığı bir siyasal örgütlenme biçiminin de adıdır. Çağdaş cumhuriyet yönetimlerinde temel unsur, yurttaşların egemenliğidir. Bu sistemde yurttaşlarla devlet arasındaki ilişki, anayasal vatandaşlık bağıyla belirlenir. Bütün kişiler ve yurttaşlar yasalar önünde eşittirler. Bu kişiler arasında soy, köken ve ırk, din ve mezhep, siyasi görüş ve düşünce, cinsiyet, zenginlik gibi ayrımlar yapılamaz. Bütün yurttaşlar, sadece bir devletin yurttaşı olmakla bir ulus oluştururlar. Tüm yurttaşlar, kamu hizmetlerinden ve devletin sağladığı tüm olanaklardan özgür ve eşit biçimde yararlanma haklarına sahiptirler. Bu hakların başında ise, egemenliğin kullanılama hakkı gelir. Uygarlık tarihi sürecinde, bir devlet yönetim biçimi olarak “cumhuriyet” düşüncesinin ortaya çıkışı ve gelişiminin kökenleri tarihin çok eski dönemlerine kadar gitmektedir. Örneğin Milattan Önce 509 yılından Milattan Önce 27 yılına kadar geçen sürede Roma Devleti, kendisini bir “cumhuriyet” olarak tanımlamıştır ama, bu cumhuriyetin bugün anladığımız anlamdaki “cumhuriyet” yönetimiyle uzaktan veya yakından hiçbir benzerliği yoktur. Çünkü Antik Roma Devleti, sınıflı bir toplum yapısına sahiptir ve soylular sınıfına dahil olmayan halk kesimlerinin oy kullanma hakları ise bulunmamaktadır. Dolayısıyla halkın egemenlik hakkını kullanması, yani kendi kendisini yönetmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Tarihsel süreçte “cumhuriyet” sözcüğü, kimi zaman egemenliği elinde bulunduran bir oligarşinin, bir sosyal sınıfın, bir dinsel cemaat veya grubun ya da bir siyasal partinin ele geçirdikleri siyasal iktidarlarının niteliğini halktan ve dünya kamuoyundan gizlemek için başvurdukları bir etiket olarak da kullanılmıştır. Örneğin, tek partinin egemen olduğu Çin, kendisine Çin Halk Cumhuriyeti, yine dini bir cemaatin ve bu cemaate önderlik yapan ruhbanlar sınıfının egemen olduğu İran ise kendisine, İran İslam Cumhuriyeti adlarını verebilmiştir. Bir yönetim kendisine “cumhuriyet” adını vermekle gerçek anlamda bir cumhuriyet niteliği kazanamaz. Cumhuriyet yönetiminin en belirgin temel özelliği; o toplumda bireysel ve kamusal tüm özgürlüklerin Anayasalarda tanımlanmış olması ve egemenliğin ise seçilmiş temsilciler aracılığıyla halk tarafından kullanılmasıdır. Tarihte böyle bir yönetim anlayışı ve uygulamalarına ilk olarak 1789 Fransız Devrimiyle geçilmiştir. Aslında çağdaş cumhuriyet, aydınlanma çağının bir ürünüdür ve mutlakıyet yönetimlerine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Diğer yönleri bakımından halkçı ve laik olması gereken cumhuriyet yönetimleri, başlangıçta bir kral veya padişaha, kilisenin egemenliğine, yakın zamanlarda ise sömürgeci güçlerin işgal yönetimlerine karşı başkaldıran cumhuriyet devrimcilerinin zorlu mücadeleleri sonucunda kurulabilmiştir. Türk siyasal yaşamında ise cumhuriyet mücadelesinin; 200-250 yıllık büyük zorluklarla, ödenen ağır bedellerle ve çekilen büyük acılarla dolu hayli uzun bir geçmişi vardır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bizim siyasal tarihimizde vatan ve halk egemenliği kavramlarını ilk ortaya atan Namık Kemal, Mizancı Murat gibi Jön Türklerin; Ali Süavi’lerin, Mithat Paşa’ların, 2. Meşrutiyet için mücadele veren Özgürlük Kahramanı Resneli Kolağası Niyazi’lerin, “Hürriyet, Musavvat, Uhuvvet” yani günümüz Türkçesiyle, Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik sloganıyla yola çıkan özgürlük aşığı meşrutiyetçilerin mücadelelerini sürdürmüştür. Bir farkla ki, onlar savaşımlarında başarılı olamamışlar, Gazi Mustafa Kemal ise, 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyeti ilan ederek bu Anayasa ve özgürlük mücadelesini zaferle sonuçlandırmasını bilmiştir. Bu kutlu olay, bilinen iki bin yıllık Türk Devlet Yönetim Tarihinin en büyük kırılma noktası, dönüşümü ve devrimidir. Çünkü tarihte kurulan Türk devletleri her zaman hanedan aileleri tarafından, babadan oğula geçen mutlak yönetim biçimleriyle yönetilmişlerdir. Bu mutlak yönetimlerde, halkın bırakın yönetim üzerinde en küçük bir söz sahibi olmasını, belirli durumlarda can ve mal güvenlikleri bile söz konusu olmamıştır. İşte, aradan geçen bu iki bin yıllık zaman içerisinde ilk kez Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yönetim biçimini değiştirebilme başarısını göstermiştir. Türk devlet, yönetim ve toplum yaşamında tarihsel bir dönüm noktası olan Cumhuriyet Devrimini gerçekleştirmiştir. Yaptığı bu köklü devrimle; gücünü tanrıdan aldığını iddia ederek babadan oğula keyfi bir yönetim sürdüren hanedanların tekellerinde tuttukları iktidar gücünü bunların ellerinden almıştır. Ülkenin yönetim erkini kayıtsız ve şartsız olarak halka vermiştir. Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyetin ilan edilmesiyle birlikte artık köhnemiş, tüm işlevlerini yitirmiş ve çağın çok gerilerinde kalmış olan Osmanlı hanedanına dayalı meşrutiyet yönetimlerine son verilmiştir. Yerine, çağdaş bir yönetim biçimi olan Cumhuriyet kurulmuştur. Anayasal bir düzen kurularak, vatandaşların tüm hak ve özgürlükleri yasal güvencelere kavuşturulmuştur. İşte cumhuriyetin ilanının büyüklüğü buradan gelmektedir. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere cumhuriyeti kuran kadro tarafından cumhuriyet, halk egemenliğine dayalı bir yönetim biçimi olmanın yanında aynı zamanda bir çağdaşlaşma ve uygarlaşma projesi olarak da seçilmiştir. Çünkü, binlerce yılın şartlanmışlığı içerisinde koyu bir dinsel tutuculuğa mahkûm edilmiş olan Osmanlı toplumu, gelişmiş batılı toplumlar gibi Rönesans ve reform hareketlerini yapamamış, aydınlanma çağını ıskalamış ve sanayi devrimini gerçekleştirmemiştir. Bu nedenlerle çağının gerisinde kalmıştır. İşte cumhuriyet yönetimi, bu durumdaki bir toplumun, mümkün olan en kısa bir sürede aydınlanmasını sağlayıp, sanayi devrimini gerçekleştirmesi ve çağdaş uygarlık düzeyine yükselmesinin bir aracı olarak görülmüş ve bu amaçlarla uygulanmıştır. Bu çağdaşlaşma ve uygarlaşma yolunda da tüm noksanlıklarına karşın eski ve köhnemiş, artık çağının gerisinde kalmış yönetimlerle karşılaştırılamayacak derecede başarılı olmuştur. İçerisinde yaşadığımız çağda ve bugün geldiğimiz noktada cumhuriyet yönetiminden vazgeçilmesi ve geriye dönülmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde dile getirdiği ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık ruhuna ve idealine sahip olan yurtseverlik gençlik var oldukça, yine Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisine yapılmak istenen İzmir suikastının ardından ifade ettiği gibi “naçiz vücudu elbet bir gün toprak olacak ama, Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacaktır.” Çağdaş Cumhuriyetimizin 98. Yılı tüm halkımıza kutlu olsun.

Öğr. Gör. Celal TEZEL

Önceki İçerikMersin’de Cumhuriyet Bayramı konserlerle renklenecek
Sonraki İçerikBaşkan Bozdoğan, bir önceki dönemden sadece bankalara 79 milyon borcun 59 milyonunu ödediklerini söyledi
Öğr. Gör. Celal TEZEL, 20.05.1954 tarihinde Tarsus’ta  dünyaya geldi. Sırasıyla; Tarsus Kerim Çeliktaş İlkokulu, Tarsus Erkek Sanat Enstitüsü Ortaokulu, Tarsus Cengiz Topel Lisesi ve üniversite sınavını kazanarak girdiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksekokullarından mezun oldu. Kamu hizmetine 1979 yılında o zamanki adıyla Köyişleri ve Kooperatifler Bakanlığı Kooperatifler Genel Müdürlüğü Eğitim Dairesi Başkanlığında Eğitim Uzmanı olarak başladı. Daha sonra askerlik hizmeti nedeniyle gittiği Polatlı Topçu ve Füze Okulundan Topçu Asteğmen olarak mezun oldu. Kıta hizmeti nedeniyle gönderildiği Erzurum’da 1983-1984 yıllarında Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hemşirelik Yüksekokulunda Atatürk İlkeleri İnkılâp Tarihi derslerini vermek ve aynı şekilde Erzurum Lisesi ve Erzurum Kız Meslek Liselerinde ise Milli Güvenlik derslerini okutmak üzere görevlendirildi. Askerlik görevinin sona ermesinin ardından o zamanki adıyla Maliye ve Gümrük Bakanlığının açtığı sınavları kazanarak bu bakanlığa katıldı. Çeşitli Defterdarlıklarda Özel Yetkili Yoklama Memurluğu ve vergi dairelerinin Çok çeşitli servislerinde servis şefliği görevlerinde bulundu. 1994 yılında Mersin Üniversitesinin açmış olduğu sınavları kazanarak bu üniversitede Öğretim Görevlisi oldu. Aynı yıl açılan Erdemli Meslek Yüksekokulunun kuruluşunda görev aldı. Burada İktisadi ve İdari Programlar Bölüm Başkanlığı yaptı. Yine aynı yıl açılan Silifke Meslek Yüksekokulunun kurucu ekibi arasında yer aldı bu yüksekokulda uzun yıllar uzmanlık alanına giren alanlardaki çeşitli dersleri okuttu. Mersin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Bölümünde Yüksek Lisansını tamamladı. Burada yazmış olduğu “Türkiye’de Yönetsel Denetimin Yapısı ve İşleyişi – Denetim Yönetimi” adlı tezini “Bilim Jürisi” önünde savunarak “Kamu Yönetimi ve Yönetim Bilimleri Bilim Uzmanı” unvanını almaya hak kazandı. Daha sonra, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Programına kayıt yaptırdı. Bu eğitimi nedeniyle Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümünde doktora düzeyinde çeşitli çalışmalar yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle bu eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. 2000 yılında Tarsus’ta kurulan Tarsus Teknik Eğitim Fakültesinde görevlendirildi. Bu Fakültenin kurucu ekibi içerisinde Fakülte Sekreter Vekilliği, Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanlığı ve Eğitim Bilimleri Ana Bilim Başkanlığı gibi idari görevlerde bulundu. Yine bu yıllarda Mersin Üniversitesi Tarsus Teknik Eğitim Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Silifke Uygulamalı Teknoloji ve İşletmecilik Yüksekokullarında uzmanlık alanına giren konularda Lisans düzeyindeki çeşitli dersleri okuttu. Tarsus’ta yükseköğretimin gelişmesine katkı sunmak amacıyla “Tarsus Teknik Eğitim Fakültesini Geliştirme ve Güçlendirme Derneği”ni kurdu ve daha sonra çıkartılan bir yasayla okul dernekleri kapatılıncaya kadar bu derneğin başkanlığını yaptı. Bu çerçevede Tarsus’taki Yükseköğretim kurumlarına fiziki, sosyal, kültürel ve akademik destekler sağladı. Yine bu yıllarda Tarsus Kaymakamlığı öncülüğünde kurulan ve Tarsus’a üniversite kurmak için faaliyet gösteren komisyonda üye olarak görevlendirildi. Bu komisyonda aktif olarak çalıştı ve çok çeşitli katkılar sundu. Tarsus Teknik Eğitim Fakültesi’nin kapanması nedeniyle Tarsus Meslek Yüksekokulu Büro Hizmetleri ve Sekreterlik Bölümünde görevlendirildi. Akademik çalışmalarını burada ve Çağ Üniversitesi Meslek Yüksekokulunda sürdürmekte iken 2018-2019 Eğitim-Öğretim yılı sonunda yaş haddinden emekli oldu. Öğr. Gör. Celal TEZEL, sosyal sorumluluk çalışmaları kapsamında TEMA Vakfı, İltişimliler Vakfı (İLEF) ve Mülkiyeliler Birliğinin aktif üyesi olarak akademik ve bilimsel faaliyetlerini halen sürdürmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here